1049
gece gece aklıma nereden geldi bilmiyorum ama tam uykuya dalmak üzereyken uykumu kaçırdığı kesin.
yıllar öncesinde başımdan geçen ve belki de dünyanın en absürt olaylarından birisi sayılabilecek bir olayı sizlere itiraf etmek istiyorum.
senenin 2006 olması lazım. yıllarla ilgili konularda hafızam zayıftır o yüzden tam net ifade edemeyeceğim ama mümkün mertebe 2006 olması lazım. mevsim sonbahardan kışa geçiyordu. nerden hatırlıyorum derseniz eğer, tüm olayın başlangıcının bir mont olduğunu anımsıyorum.
o dönemde mevcut olan kız arkadaşımla kavga etmiştim. bir arkadaşımla dertleşmek için sürekli takıldığımız bi parka doğru ilerledim. marketten sigara bira vs aldım ve arkadaşı bekliyorum.
mesaj geldi aşağı yukarı 10 dakika sonra. ben gelemiyorum dedi arkadaş.
İyi dedim açtım biramı, yaktım sigaramı. nokia marka 6600 telefonum vardı. bilenler bilir. çıktığı günden itibaren 3-4 sene boyunca rakipsiz gibi bir şeydi. telefondan bir müzik açtım. o anda ne dinlediğim konusunda en ufak bir fikrim yok şu an. ancak müzik zevkimi düşününce muhtemelen zevksiz bir şarkıydı diye tahmin ediyorum.
aradan 20-30 dakika geçti geçmedi ki parka bi kız geldi. benimle yaşıt esmer hoş biri. yanına oturabilir miyim dedi. evet anlamında yana kaydım. o esnada müzik hala çalıyor kulaklığımda. İkinci birayı da açmışım falan.
mevsim geçişi demiştim yukarıda bir yerde. oraya hızlı bir dokunuş yapıp ara vereyim olayın gidişatına. quicksilver marka bir mont almıştım o sene. İçi böyle nasıl diyim kürklü gibi ama kaba saba değil. bayağı zarif, şık ve hafif ama en soğuk kış gecesinde giysen terlersin öyle diyeyim.
hava serince esiyordu ama ben utanmasam terleyeceğim. kafamı çevirdim kıza baktım üşüyor gibiydi. çıkardım montu verdim. İlk etapta geri çevirdiyse de ısrarıma dayanamayıp teşekkür ederek sırtına almayı kabul etti.
aramızda gram muhabbet yok tabi bu arada. bankta yan yana oturduğumuz ilk andan beri en fazla 3-5 cümle kuruldu. bunun içerisinde oturabilir miyim ve teşekkür ederim cümleleri de dahil.
filmin koptuğu nokta burada bi yerde başlıyor. kızın üşümesi büyük oranda geçti ve bu mont bayağı sıcak tutuyormuş diyerek anlamsız bir şekilde yanıtladı beni. aslında ben bi şey dememiştim. diyaloglar bile absürt bir hal alıyor.
o sıralar kızın bir arkadaşı denk geldi. ayaküstü konuştular derken arkadaşı uzaklaştı. kız da kalkar gider diye düşünüyordum ama olmadı. oturmaya devam etti.
aynı anda ben de telefonumu kurcalayıp bi yandan da müzik dinlemeye devam ediyorum. tüm olup bitene kayıtsızım yani. neden sonra telefon bakabilir miyim 6600 mı o? sesiyle irkildim. tabii dedim. uzattım telefonu. menüye göz attı. güzelmiş dedi. müzik oynatıcıyı açtı derken bu şarkıyı çok severim dedi. sol kulaklığı uzattım dinlemesi için.
üşümüyorsun değil mi? diye sordu. hayır dedim. üşümüyorum. yalan yok harbiden de üşümüyordum. oysa üşüsem bile üşüyorum der miydim? o an bunları düşünecek vaktim olduğunu zannetmiyorum.
İşte tam bu anda üşümüşsündür diyip iyice sokuldu. kafamı çevirmemle dudak dudağa gelmemiz bir oldu. belki çok çok iki santim mesafe kalmıştır. İnanın bilinçli yapmaya kalksan öyle bir an denk gelmez. İlk defa göz göze geldiğimiz andı sanırım. sonra sıcak nefesini yüzümde hissettim ve tam o an öpüşmeye başladık.
samimi söylüyorum ömrümde böyle öpüşmemişimdir. hani banktaymışız, parktaymışız falan gram umrumda değildi. İlk defa böylesine bir şekilde aklım başımdan gitmişti. belki alkolün etkisidir kim bilir.
neyse buraya erotik hikaye anlatmaya gelmedim. sonrasında baş başa kalabileceğimiz bir yere gidip oradan da evlere dağıldık. ayrılmadan hemen önce son kez dudağımdan öpüp tanıştığıma memnun oldum diyerek uzaklaştı.
adını bile bilmediğim bu kızla bu olaydan iki yıl sonrasında tesadüfi denk geldik. kısa bir göz temasıyla gülümseyip uzaklaştık.
tabi ben o 2 yıllık süreçte bira ya da sigara ekstradan katkı maddesi olabileceğini veya şizofren olabileceğimi düşündüm. sonuçta nereden bakarsan bak oldukça spontane ve saçmasapan gelişen bi olay örgüsü vardı. 2 yılın sonunda ancak idrak edebildim olayın gerçekliğini.
1049
discord veya telegram grubunuz var da çağırmıyorsanız alacağınız olsun
1049
"belki iki adım öteye gidemeyecek kadar acizken
sen çoktan evlenip çoluk çocuğa karışacaksın
bilmiyorsun seni benden başka kimse parmak uçlarından göğe çıkaramaz"

o günden bugüne 9 yıl 4 ay 2 gün geçmiş. ne kadar da hızlı akmış zaman.
1049
samimi bir şey sormak istiyorum zira bi süredir kafama takılıyor. ailenizde belki vardır belki yoktur amma illa ki şu sözü duymuşsunuzdur: "ben senin yaşındayken 2 tane çocuğum vardı" , "ben senin yaşındayken bilmem kaç yıllık evliydim...". şimdi kabaca bi hesap yaptığımızda genel görece en evde kalmışının 18 yaşında evlendiği bu insanlar; neden aynı yaştaki hatta daha büyük olan çoluk çocuğunun hayatına sürekli karışma gereksinimi hissediyorlar? neden sevgilisi olmasını, gezip tozmasını hazmedemiyorlar acaba?
1049
hiçbir iş yapmadan çalışmak diye bir olay var. yattığın yerden para kazanmak gibi aynı. yatmanın oturma halindeyim bu aralar. sevinsem mi rahatsız mı olsam anlamadım.
1049
ufak ufak notlar var. ne zaman kaleme alınmışlar acaba? hiç giymediğim ceketimin iç cebinden, pantolonumun arka cebinden, envai çeşit dolap ve çekmecelerden fırlayan ufak ufak notlar... "bugün tam zamanı!", "geç kalmadın mı?" gibi hiçbir şey ifade etmeyen metinler içeriyorlar. hepsinin gözüne burnuna delikler açtım sigaramla. rahatlatıcıydı.

hangi duygular biter en çabuk? bir heyecan kaç dakika sürer? bir burukluğu çantana sığdırabilir misin? tüm insanları sevebilir misin bir saniye? bir gözyaşı neden akar? neden sırt çevirir herkes? sevgi yerini kine bırakır da; kin yerini sevgiye bırakır mı? bu sorularla hayatın gizemini çözecekmiş gibiyim. İpin ucunu bulmama ramak kaldı.

yaşamın basitliğini anlayamıyorum. tüm etiketlerimizi, çarşaflarımızı, evlerimizi, arabalarımızı ve kıyafetlerimizi geride bıraktığımızda sevişip çoğalan ve sonrasında yok olan basit canlılarız. zaten tüm bu örtülerle bile hayvani güdülerimizi sürekli konuşturmuyor muyuz? gen mirası ihtiyacından duyulan partner arayışına şehvet katıp adına aşk diyoruz. oysa paylaştığımız ve paylaşacağımız yegane şey yalnızca genlerimiz. bu döngüde baki olan tek şey o.

1049
ben oradaki "ben" ikonuna tıkladığımda bir şey görememiştim. bildirim gelince farkettim ki, kişilerin yazılarının yer aldığı bi sayfa var. kendimi gördüm orada. şaşırdım. İlk defa dökmemişim buraya içimi. bir buçuk civarı sene olmuş. bu da acıkmama neden oldu şu saatte.

bir buçuğun çok saçma anıları var benimle. benimse onunla çoğunlukla zor durum hikayelerim mevcut. nereden ağız alışkanlığı edinmişsem her tostçuya girdiğimde bir buçuk karışık isteyip gelene hayret ediyorum. üç çeyrek demiştim diyorum. hayır diyorlar bir buçuk dediniz. bir buçuk tabii. dürümden bir buçuk olmaz ama pideden olur. zannediyorum pide siparişlerimden yerleşti ağzıma bu bir buçuk lafı.

bir süredir tostçuya da gitmiyorum. geçenlerde kampanya var diye 3 tane 700 gramlık kaşar aldım. bol bol tost yerim dedim. ama yok, tost makinesini bir kere bile çalıştırmadım. hem zaten vaktim mi var? bu aralar hakikaten vakit yok. vakitsizim.
1049
buraya ne zaman üye olmuşum hatırlayamadım. İçimi dökmem gerekli dedim. İçimi dökmem gerekti. tesadüfi denk geldim. otomatik form doldurma bu siteye üye olduğumu belirtti ama hangi zamandı hatırlayamadım. zaten pek çok şeyi hatırlayamaz oldum da bu başka bir günün konusu. bi süredir düşünüyorum. mezun olalı bi hayli süre geçti. bana birkaç ömür geçmiş gibi geliyor doğrusu. sigarayı da çokça içiyorum. hafızasızlığı tetikliyor diyorlar. aslında doğru terim hafızasızlık değil. ne olduğunu tam bilmiyorum o yüzden bu kavramı uydurdum. kulağa hoş geliyor hafızasızlık demek. bir balık gibi yaşıyorum dünya kavanozunda. sonunda ya cam çatlayacak, ya oltaya geleceğim ya da unutacağım bir kez daha.

hafızasızlık baş gösterdiğinden bu yana yüzleri de aklımda tutamaz oldum. yüz körlüğü gibi bir şey oluştu sanırım. bir bütünü tarif edemiyorum. parça parça canlanıyor birisi aklımda. bazen sesinden tanıyorum ama ses başkasının sesine de benziyor. benzeşme anlarından nefret ediyorum. çünkü; hatırlamam gereken kişiyi hatırlayamıyorum.

geçenlerde bir oyuna gittim. konu tam olarak neyi anlatıyor emin değilim. sisteme ve hükümete eleştiriler içeren bölümleri var. yarısında unuttum bütünü. herhangi bir benzeşme yaşamadım. pink floyd'dan bir ezgi dolandı dilime. onu mırıldandım kendi kendime içimden. tüm konsantrasyonumu yitirmiş olmalıyım zira zaman kaydı. kendime geldiğimde tiyatronun önündeydim. sigaramı ateşliyor ve 10 saniye öncesinin hayalini kuruyordum. hayalini kurmak dediğim bir nevi canlandırma işte. attığım adımları sil baştan atıyorum ve oraya nasıl gelmiş olduğumu kendi kendime idrak ettiriyorum.

başa çıkılamayacak bir sorunum olduğunun farkında mıydım acaba? yoksa başa çıkılabilir bir şey mi bu? timurun ordularını getiriyor aklıma içimde büyüyen bu acayip, tanımlayamadığım şey. ses benzeşmesi. timur, timor, timör, tumör, tümör... kafa tasının içine yerleşen bu parazit, saatli bomba. artık kayıp zamanlarımı anlayabiliyorum ve bundan mutluluk duyuyorum. kişilik bölünmesinden yeğdir.
1049
rastlantısal bir şey yoktur ama bu sayfaya ben rastlantısal bir şekilde geldim. tabii her şeyi gören tanrılar tüm olasılıkları öncesinde bildiğinden istatistiksel olarak bu siteye gireceğimi biliyorlardı.

bense rastlantısallık üzerinde duruyorum hala. çünkü herhangi bir tanrının gözlerinden bakamıyorum bu evrene.

sayfanın başında henüz gönder butonu çıkmazken "içini dök..." yazıyor ulan. İçimi dökeyim dökmesine de, içim buraya sığmaz birader. karakter sınırlaması var mı bilmiyorum gerçi. yoktur diye deneyeceğim şansımı. ona göre yazıyorum bakalım.

çakılı kalmak nedir bilir misiniz? hani bir yere, bir zamana ve bir boyuta sıkışıp bütün boyutlardaki bütün zaman dilimleri bir kaplanın bir ceylan yavrusuna atladığı sürede geçip giderken siz oradasınızdır. yanınızdan insanlar, araçlar, ormanlar, binalar ve hatta galaksiler yükselirken siz milim kıpırdamamışsınızdır. İşte bu kısmen de olsa çakılı kalmaktır.

üniversitenin ilk yılını hatırlıyorum. elimde bi valizle geldim bu şehre. İçime sığanlar valizime sığanlardan küçüktü. okulun heyecanı özgür olmaktan ibaretti. okul planların biraz gerisindeydi. dersleri verirdik her türlü ve acelesi yoktu da.

neyse o gündü işte, yani yeni otogarın daha eski otogar olmadığı o gün; otobüsün koltuğundan inip bu şehre ayak bastığımda "çok fazla durmam burada" dediğimi hatırlıyorum. halbuki o gün buraya çakılmıştım. şimdi baktığımda halime gülüyor gibiyim.

üniversite şey gibiydi. çocukluk çağında lunaparkta sınırsız jetonunuzun olduğunu düşünün. hah işte öyle. çarpışan arabaların hep çarpıştığı, atlı karıncaların hep döndüğü bir dünyaydı üniversite.

çok içtik, cozuttuk ve çokça sarhoş olduk. İsimleri hatırlamadık, numaraları kaydetmedik ve en dibe vurduğumuz, en "gel valla öpücemm" moduna girdiğimiz anda en çok canımızı yakanları aradık. üniversite başlı başına dev bir lunaparktı inanın ve biz o lunaparkta çokça jeton harcadık.

hepsinden öte yalnızdık anasını satayım. çokça arkadaş, çokça ilişki, sınırsız alkol, bitmeyen eğlenceler, partiler ve en sonunda gün ağarırken gözümüzü kapattığımızda en az dün kadar, hatta bu yolun en başı olan otogar kadar yalnızdık. çok dindar arkadaşlar "haşa sümme haşa yalnızlık yalnız o'na mahsustur" demesin. sonuçta hangi zihniyet, hangi algı, hangi sevgi, nefret, üzüntü, sevinç sonuna kadar birbiriyle uyuşuyor ki? her şeyin en sonunda yalnızsın boş yere inkar metotları türetme başıma.

şimdi baktım da aradan çokça sene geçmiş ve hala yalnızız. bir tek şahsım adına konuşmuyorum. hepiniz adına, hepimiz adına konuşuyorum. bir taş kadar soğuk ve yalnızız. İnsanlara kendimizi açamıyor, kendimizi yeterince ifade edemediğimizi düşünüyoruz. sürekli yanlış anlaşılma korkusundan, rastlantısal olarak biriyle oluşabilecek bir geleceği var olmadan yok olma yoluna sokuyoruz.

neyse sözün özü diyeceğim o ki; burası dev bir lunapark ve sınırsız jetonunuz varken hangisine binsem tereddütünde, lunapark sezonunu kapatmayın. uğraşın, deneyin ve eğlenin. İlk gün geldiğinizden daha kalabalık gidin.

son olarak bir not ekleyeyim hem kadınlara hem erkeklere yönelik: beyler bayanlar, biri size baktı, sizinle konuştu, size bir şey sordu diye sizinle bir şeyler yaşamak zorunda değil. bunu bilerek yaşayın ve insanlarla iletişimi koparmamaya çalışın hemcins veya karşı cins ayırt etmeden.

bir not daha: ulan başı iyi gibiydi de sonu kitap gibi oldu, eğitim belgeseli gibi oldu. aldırmayın siz bana. kaç yaşına gelmiş insanlarsınız. doğruyu yanlışı en az benim kadar iyi bilirsiniz siz.